14 Ağustos 2009 Cuma

B.

B. olarak kalacaktı yalnızca akılda
Boyun bükmenin B'si olacaktı
Dayanak aratacaktı bilmem kaçıncı felek katında
B. olup sırra kadem basacaktı

Acep bu neyin B'sidir
Balta mıdır dal bırakmamıştır tutunacak
Bilinmezlik midir ki susturur
Ne menemdir, B'den ötesi yok mudur

Felkelerin dışında burçlardan medet umulduysa da
Arş'ta karar kılınacaktı en sonunda
Biçare gözler rasatı en imkansız ufukta
Zembereği şaşmış B'ir Zühal'den midir yoksa

Hangi Zülkarneyn B'den öteye yol vermemiştir
Ye'cüc müdür, Me'cüc müdür; bilmem hangi mahluktur
Mesnevi'nin midir bu B. nedir suskun etmiştir
Önü demirle, bakırla mühürlenmiş bir yüreği kemirir





açıklamalar:

B. ile başlanıyor şiire. Burada B. noktalı yerleri doldurun mahiyetinde mi kullanılmış, yoksa bir kelimenin yada ismin baş harfi mi bilemiyoruz. Şiirin geneline baktığımızda da, sanki şiir de bu B'nin ne olduğunu arıyor.
İlk şiire oranladığımızda ve yazarın kendi ironisini inşaa etmekteki çabası; bizleri ilk şiirinde faydalandığı kaynaklara, veyahut bu kaynakların muadillerine götürüyor..

Doğru bir tesbit yapmış olmalıyız. Çünkü Tutunamayanlar'ın bir hayli etkisinde kalarak yazıldığını bildiğimiz, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabına baktığımızda, şiirde yakın bir öykünme görüyoruz: C..
Aylak Adam'ın baş kahramanı yalnızca C. olarak geçiyor kitapta.
Aylak bir Adam olan C., aylaklığın ciddi boyutta hakkını veren biri olması, toplumla uyuşmayan karakteri ve davranışları, huysuz, sıkılgan ve mutsuz yanı ile birlikte -gerek hayatı gerekse toplum pencersinden baktığımızda- karaktere bir isim bile çok görülmüş ve yalnızca C. olarak anılmış. B'nin buradan esinlenildiği gayet muteber görünüyor.

**İlk kıtaya baktığımız vakit, B'nin ne olduğundan çok ne hissettirdiklerine değinilmiş.


...Dayanak aratacaktı bilmem kaçıncı felek katında:
Mısrada geçen 'felek' kat kelimesi ile birleşince bir hayli açıklanması gerekiyor, ki şiir bu katlarla inşaa edilmiş..
Batlamyos sisteminden çıkarılan bir düşünceye göre dünya kainatın merkezidir ve dünyayı dokuz felek çevreler. Soğan zarı gibi dünyayı çevreleyen feleklerde sırasıyla Ay, Utarit, Zühre, Şems, Mirrih, Müşteri, Zühal gezegenleri bulunur. Sekizinci felek de sabit yıldızlar ve burçlar feleğidir. Dokuzuncusu da cisimden arınmış olan ve bütün felekleri saran en büyük, en yüksek felektir. Bu feleklerin hayırlı ve hayırsız tesirleri de vardır ki ilerleyen dörtlüklerde geçen felekler hususunda yerinde değinmek en doğrusu olacaktır.



...Feleklerin dışında burçlardan medet umulduysa da:
Yukarıda bahsetmiştik. Felek katlarını açmak için yerinde açıklama yapmak gerektiğini.. Felek katlarından, modern astronomide de zodyak ifadesiyle kabul edilen burçlar felek katlarınden beri insanlara tesir etmektedir.
Kişinin burcu, o kişinin karakterinin biçimlenmesinde tesir eder. Bu yüzden eskiler bu hususta üstü kapalı bir yığın eser vücuda getirmişlerdir: "Yıldızı barışmak, yıldızı sönemek" gibi...
Burçlardan deva veya hayır beklenmesi de insanlar üzerindeki tesiri neticesinde zuhur etmiştir. Ancak bu tesir, kişinin etkisi altında doğduğu yıldızla meydana gelir. Eski astronomiye göre bu yıldızlaırn yeryüzüne hakim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların işleri üzerinde etkili olurlar. İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikayet veya şükür ederler.



...Arş'ta karar kılınacaktı en sonunda:
Feleklerden bahsederken dokuzuncu feleğin Arş olduğuna değinmiştik. Ancak bu feleğin en büyük özelliği bütün felekleri çevreliyor olmasıdır. Şiirde devanın "rasatı en imkansız ufuta" aranması da işbu felek katından mütevellttir. Feleklerin en üstünde ve yıldızlardan boş kabul edilen bu kara Felek-i atlas dahi denilir. Buradan itibaren Allah ilminin başlaması ve Levh-i Mahfuz(insanların kaderinin yazıldığı yer)'un Arş'ta bulunduğuna inanılması dolayısıyla mecazen Allah'ın taktirinin geldiği yer olarak bilinir.
Velhasıl Arş kelimesinin bu mısrada geçiş nedeni takdiri ilahi ile neticelendirilmişliğe istinadan olabilir.



...Zembereği şaşmış bir Zühal'den midir yoksa:
Feleklerin iki türlü hareketi vardır. Biri Atlas feleğiyle birlikte, diğeri de gene Atlas feleğinin diğerlerini de kendi istikametine dönmeye zorlaması iledir. Kendi istikameti dışında dönmeye zorlanan sekiz felek, insanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde değişken ve aksi durumlar ortaya koyar(Muhtemeldir ki şiirde geçen "zembereği şaşmış" buna istinadendir.). Bu sistem içinde hareket ederek; burçlara ve yedinci feleğe tesir eden Zühal yıldızının burçlara etkisi fena halde olur. Zühal yıldızı, Nahs-ı ekber(en büyük uğursuzluk) sayılır.



**Son kıtayı tek bir mısra hariç bir bütün olarak açıklamak gerek.
Zülakarneyn, Büyük İskender'le karıştırılan bir peygamberdir. Ancak bu son kıtada Ye'cüc-Me'cüc ve bir Kur'an ayetinden yararlanılması bizim -zaten doğrusu da bu olan- esas Zülkarneyn'i düşünerek hareket etmemize neden oluyor.

(Not: Mesnevi "b" harfi ile başlar. Mesnevi'nin yazarı Mevlana'nın da bazı şiirlerini Hamuş(suskun) mahlasıyla yazmış olması, şu mısradaki bütünlüğü doğurmuştur: ...Mesnevi'nin midir bu B. nedir suskun etmiştir.)

Kur'an'da anlatıldığı gibi; Zülkarneyn, ordusuyla iki seddin arasında bir yere ulaştığı vakit orada Ye'cüc ve Me'cüc'ün eziyetinden yardım isteyen bir kavim buldu. Zülkarneyn'de Allah'ın inayetiyle, o kabileden, bir sed için bedeni kuvvetleriyle yardımını ister. Ayetlerde de geçtiği üzere: "Bana demir parçaları getirin. Bu parçalarla iki dağın arasında, dolduğunda üfleyin." dedi. Demirler ateş olduklarında. "Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim." dedi. Ye'cüc ve Me'cüc o seddin üstüne çıkmaya ve onu delmeye güç yetiremediler.

(Yazar, ilk şiirindeki gibi; şiirini efsaneleştirerek sonlandırıyor.)

Buyurulur ki; Ye'cüc ve Me'cüc'ün kıyamete yakın seddi aşacakları ve geçtikleri yerde her şeyi yiyip silip süpüreceklermiş.
Bu rivayet ve ayetlerle oluşan hikayeden öykünerek; B., son olarak, Zülkarneyn tarafından tıpkı anlatıldığı gibi yazarın yüreğine "önü demirle, bakırla mühürlenmiş"tir. Ye'cüc-Me'cüc'e de benzetilen B. yüreğinde hapsedilmiş vaziyette yalnız onun içini kemirirken şiir son bulmuştur .

24 Temmuz 2009 Cuma

Daday Parkı'nda



Şu karşı kavak dallarında
Bir vakit ölüler asılıymış
Güngörmüş bir serseri karşımda
Gömleğini göbeğine kadar açmış
Şu karşı kavak dallarında


Aklım bir karış havada
Serseri hiç durmadan anlatıyor
Her odunun kokusu dumanında
Serserinin sigarası yüzümü yalıyor
Aklım bir karış havada


Şair, mendil niye kanar merak ediyor
Şüpheye düşüyorum Kürsi gibi aklımdan
Daha korkuncu bendedir bilmiyor
Kan damlıyor kavak ağacı dallarından
Şair, mendil niye kanar merak ediyor


İsa Mesih'dir gelen elinde balta
Büyük bir gürültü çıkıyor kavaktan
Sırasıyla üçler yediler kırklar dallarını yolmakta
Davudi bir ses irkiltiyor ta uzaktan
İsa Mesih'dir gelen elinde balta

Sonraları suya düşecek baltanın hiyayesi pek hazindir
Kara kedinin akıbeti onu da helak etmiştir
Nice kavimler bu hikayeyi nesilden nesile geçirecekdir
Daday Parkı sakinleri bu hikayeye şahitlik edecektir
Sonraları suya düşecek baltanın hikayesi pek hazindir


***

Açıklamalar:

Şiirin kafiye ve mısra kurgusuna baktığımızda, Sezai Karakoç etkisi ilk olarak kendini belli ettirmektedir: a-b-a-b-a kafiye düzeni ile birlikte ilk ve son mısranın aynı olması gibi..(bkz.:Mona Roza)

Şu karşı kavak dallarında:
Buradaki kavak ağacı, rivayete göre, şiirin yazıldığı kasabada darağacı olarak kullanılırmış. İdam cezaları pek görülmese de, 1873 doğumlu bir kasaba olmasından mütevellit idam cezalarının bu şekilde ifa edilmesine, ağacın yaşını hesaba katmadan inanılarak şiire aksedilmiş.

*Şiirin ilk kıtasında bahsi geçen serseriyi Tutunamayanlar'dan hatırlıyoruz..
Turgut, Selim'in hatıralarının peşinde koşarken, o bohem zamanlarının birinde bir bankta oturmaktadır. Turgut, gömleğinin çözülü iki düğmesine bakarak, serseriliğinden dem vurduğu vakit; o sırada bir adam Turgat'a yaklaşır ve sigara ister. Turgut adamı görünce az önce kendisine yaptığı serserilik tesbitinde ne kadar yanıldığını anlar ve asıl serseriliğin böyle olduğunu; "Adamın gömleğinin düğmeleri göbeğine kadar açık!" şeklinde itiraf eder.
Bu düşünceler içinde yanıbaşındaki adamı seyrederken, adamın suskun bakışına da hayret eder. ve 'Gİtaliküngörmüş bir serseri. Beklemesini biliyor.' diye, serseriyi övmekten kendini alamaz.


*İkinci kıtada, şiirdeki serseri yorumlanırken, Mevlana'dan yararlanılmış. Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevisi'nde geçen şu sözü hatırlayalım: "Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar."
Gel gelelim şiiri yazan zat-ı muhterem bu sözün hikmetini kendi sahanınca algıladığından, ardından, şu komik sözü söyleyiveriyor: Serserinin sigarası yüzümü yalıyor. Mevlana bilmesini onun için kar sayıp, hikmet bilmezliğiyle alay etmeden bu mısrayı bu kadarla geçiştiriyoruz.


Şair bir mendil niye kanar merak ediyor:
Edip Cansever'in o ünlü "Mendilimde Kan Sesleri" şiirnin son mısralarını hatırlayalım: "Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/ Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/ Mendilimde kan sesleri./"

Edip Cansever'den öykünerek , daha korkunç hislerin varlığından bahsedilmiş. Ancak bu hislerin ne olduğunu anlamamızdan hemen önce , yazar, aklından duyduğu şüpheden bahsetmiş. Burada aklına yaptığı teşbih; açıklamak için kayda değer: ...Kürsi gibi aklımdan.

Kürsi: Tasavvuf ve hükema felsefesini birleştirenler, içinde hirçbir şey olmayan ve dümdüz olan Atlas feleğine kürsi adını verirler.


**Ahir zamanda bir Mesih'in geleceğine inananlardan olduğu anlaşılan, yazar: İsa Mesih'tir gelen... şeklinde devam ediyor. Belli ki kurtulaşa erilecek Mesih'in de Hz. İsa olduğuna kanaat getirilmiş. Bilindiği gibi Mesih hakkında rivayetler(bkz.:Mesih) çeşitli olduğundan insanlar arasında ortak bir kanaat oluşmamıştır.
Şiirde Mesih ağacı keserken, tarikat teşkilatlanmasında tarikatin iskeletini oluşturan; üçler, yediler ve kırklar da Mesih'e yardımcı edilmiş..

Üçler: Tasavvufta Kutup ile imameyn denilen iki yardımcısına verilen addır. Tanrı erenlerinin en uluları olarak bilinirler. Buradaki Kutb, her zaman içinde Peygamber'e varis olacak birisi bulunacağı için bu kişiye verilen addır. Böyle mukaddes birinin etrafında kainatın döndüğü kabul edilir ve 'kutb' kelime manası olarak bu kabulden doğar. Pek benzemese de hiyararşik bir tabloya göre uyarladığımız vakit işbu yapılanmanın tepesinde kutup, daha sonra en yakınında üçler, sonra yediler, kırklar, abdallar gelir.

(Editör notu: 4. kıtada bahsi geçen Davudi ses; Hz. Davud'a itafendir. Kur'an'da adı 14 yerde de geçen Hz. Davud'un sesinin güzelliği meşhurdur. Öyle ki, O Zebur okurken herkes susup onu dinlermiş. Hatta o derece etkili olurmuş ki onu dinlerken kendinden geçip ruhunu teslim edenler bile varmış. Gür ve kalın sese, Davudi ses denillmesinin sebebi budur.)


**Son kıta ise hayli komiktir(alayla) ve trajiktir. Yazar, öznel olmak, belki de imzasını bu şekilde atmak için şiiri efsaneleştirmeye çalışmış. Nitekim, bi' çare şahsiyet bunu yapmak için bir çocuk tekerlemesinden esinlenmesiyle; o meşhur Tutunamayanlar'ın "Ah benim bilimsel/ saf kalabilen Yasinciğim" replikleri ile bizleri kendine seslendirtmeyi haketmiştir.

Tekerlemenin ilgili parafını hatırlayalım: Bilindiği gibi bir kadının oğlunun -muhtemeldir ki uzun zaman aradan sonra- evine dönmesi ile komşusu kadına oğlunun beraberinde ne hediye getirdiğini sormasıyla başlayan ve meraklı komşunun kara kediyi, kara kedinin çıktığı ağacı, ağacı kesen baltayı ve baltanın akıbeti şeklinde gelişen tekerlemedeki -yazarın aklınca; efsanedeki- suya düşen balta şiirde bahsedilen baltadır.
Sözlü efsane geleneğine de sadık kalarak; yazar, şiirinin konusunu eski Türkler'deki gibi dilden dile taşıyıp, kendi efsanesini yaymış ve şiiri şahitler huzurunda son buldurmuştur.